Son dakika Maden için bakın neleri katlediyorlar | SonDakika-Haberleri.Net

Sondakika-haberleri.Net İbrahim Gündüz yazdı... | Ulak News

Son dakika Maden için bakın neleri katlediyorlar | SonDakika-Haberleri.Net

Sondakika-haberleri.Net İbrahim Gündüz yazdı... | Ulak News

Son dakika Maden için bakın neleri katlediyorlar | SonDakika-Haberleri.Net
18 Ekim 2020 - 16:22

Sondakika haberleri

Maden için bakın neleri katlediyorlar

“Altın Ölüm” kitabımız yayınlandıktan sonra kitapla ilgili haberler ve yorumlar medyada yer almaya başlayınca, Altın Madencileri Derneği adındaki bir dernek çeşitli mesajlar ve açıklamalarla bu türden yağma-talan ve yıkım merkezlerini aklamaya, kendilerince akıllarda soru işaretleri yaratmaya çalışırlar. 


Öncelikle kalın bir çizgiyle altını çizerek belirtmek istiyorum ki, bugün Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistem bildiğimiz anlamda bir madencilik değildir. Dernek yöneticilerinden Sayın Muhterem Köse, yüksek maden bilgisini kullanarak ve madencilik terimlerinin arkasına saklanarak altın madenciliğini sanki kömür, demir, bakır, alüminyum madenciliği gibi göstermek istemektedir. Adına altın madenciliği denilen bu sistemin ne demir, ne kömür ne de başka bir metal madenciliğiyle ilgisi yoktur. Adına madencilik dedikleri şey aslında dünyanın en zehirli ve yakıcı kimyasallarının devasa oranlarda kullanıldığı açık hava kimya fabrikasıdır. 


Bir ton kömür cevheri kazıp, bir ton kömür elde edersiniz. 2-3 ton demir cevheri kazıp, bir ton demir elde edersiniz. 300-400 ton bakır cevheri kazıp, bir ton bakır elde edersiniz. Diğer madenlerde de oranlar aşağı yukarı bu skala içindedir. Adına altın madenciliği denilen sistemde 5 milyon ton taş-toprak-kaya yerinden koparılmakta, un ufak edilmekte, üzerinden siyanür-sülfürik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları geçirilmekte ve bir ton dore altın, yani ham altın elde edilmektedir. Yani öncelikle diğer madenlerle asla kıyaslanmayacak bir doğal tahribat söz konusudur. 


BUGÜN "ALTIN ÇIKARIYORUZ" DERKEN...


Demir, alüminyum, kurşun, çinko, bakır cevherlerinden metale gidene kadar yapılan zenginleştirme 2 ila 96 kat arasında değişir. Bir altın cevherinden metale gidene kadar yapılan zenginleştirme 1.000.000 (Bir Milyon) kattır. Bir de bu atıklardan yüzlerce yıl çevreye yayılacak zehirli sıvıların ve ağır metallerin neden olacağı yıkımı düşünün. Chernobyl’in biraz daha ağır çekim süreci yaşanmaktadır. Yani bugün “altın çıkarıyoruz” derken, yarın gelecek kuşakların büyük maliyetler ödemesine neden olacağız. Bugün artık altın madenlerinin neredeyse nükleer atıklara eşdeğer kimyasal atık oluşturduğu, bilim çevrelerinde kabul görmektedir. 


Altına ulaşmak için önce yüz binlerce ağaç kesilmekte, bir ülkenin en değerli varlıkları orman alanları yok edilmektedir. Yok edilen sadece ormanlar değil, bu habitat içinde yaşayan milyonlarca canlı da yok olmaktadır. Sincaplar, tavşanlar, çakallar, kurtlar, ayılar, geyikler, keçiler, kaplumbağalar, milyonlarca kuş, doğal döngü için yaşamsal olan arıların da olduğu milyonca börtü-böcek ormanlarla birlikte yok edilmektedir. Ardından bir canlının derisinin yüzülmesi gibi toprak sıyrılmakta ve bir kenara atılmaktadır. Dediklerine göre, 20-30 yıl sonra tekrar kullanmak için koruma altına alıyorlarmış! Ne kadar düşünceliler değil mi?!


Sonra binlerce, on binlerce ton dinamit patlatarak toprağın bağrını parçalıyorlar. Çünkü o sarı metale ulaşmak için bunu yapmak zorundalar. Ardından yeryüzünde görüp görebileceğiniz devasa iş makinalarıyla bu sürece devam ediliyor ve ardından milyonlarca ton taş-toprak-kaya buldozerler ve kamyonlarla bir yerden başka bir yere naklediliyor. Taş değirmenlerinde un ufak edildikten sonra üzerinden binlerce ton siyanür ve sülfürik asit geçirilmekte ve dore altın, yani saflık derecesi 3-5-9’u geçmeyen ham altın üretilmektedir. Siyanür ve sülfürik asit, kayaçlardaki altını ortaya çıkarmak için kullanılıyor. Siyanür altını kayaçlardan ayrıştırıyor ama başka şeyleri de ayrıştırıyor: Ağır metalleri. Kurşun, kadmiyum, arsenik, civa gibi ağır metaller de bu süreçte ortaya çıkıyor. Altın alındıktan sonra bu ağır metaller pasa adı verilen, Mısır piramitlerine benzeyen yığınlarla sağa sola atılır. Bu ağır metaller bir süre sonra yağmur, dolu, kar, rüzgar ve güneşin etkisiyle toprağa ve yer üstü - yer altı sularına karışır. Yani ortamı zehirler. Hem de öyle kısa sürede durdurabilecek bir süreç değildir bu. Yüzlerce yıl devam eder. Yetmedi bir de özellikle sülfürlü cevherlerin atıklarında, pasa dağlarında sülfürik asit sızıntısı yaşanır. Dünyanın en yakıcı ve zehirli kimyasalı. O da durmak bilmez. Yüzlerce yıl devam eder. Yetmedi bu madenler bulundukları bölgede devasa oranlarda, muazzam oranlarda su tüketimi yapar. Yeraltında, yer üstünde ne kadar su varsa fil gibi emer. Zehirler ve bırakır. Bunun için zehir barajları inşa ederler. Hem de heyelan bölgelerine, deprem fay hatlarının üstüne. Hem de bu barajlar dolduğu zaman mecburen en yakın derelere, akarsulara ve denizlere deşarj ederler. Durun daha bitmedi, bu adına maden denen kimyasal fabrikalardan ortaya çıkan muazzam oranlarda “sera gazları” ortamı zehirler. Çünkü dünyanın en zehirli kimyasallarını devasa kazanlarda veya açık havada suyla ve toprakla buluşturmaktadırlar. Yüksek basınç altında, güneşle ve yağmurla etkileşime girdiklerinde hidrojen sülfür gibi zehirli gazların ortama yayılması kaçınılmazdır. 


Bu adına maden denen kimyasal yıkım ve talan merkezleri, girdikleri bir bölgeyi kolay kolay terk etmezler. “5 yıl için geldik, şuradan altını alıp, eski haline getirip gideceğiz” derler ama her zaman yeni sondajlar yapıp, yeni maden sahaları keşfederler. Devleti yönetenler de, “Madem bu kadar zahmet ettiniz, bu kadar yatırım yaptınız peki şuraları da talan edin de öyle gidin bari” derler ve yapıştıkları bölgenin kanını emene kadar ayrılmazlar. Dünyada çok örnekleri var. 


KAMUFLE ETMEYE ÇALIŞIRLAR


Altın madenciliği bir madencilik faaliyeti değildir. Bunu bu işi yapanlar da çok iyi bilmektedir. Demogoji yaparak, çeşitli saptırmaların ve çarpıtmaların arkasına sığınarak ve laf oyunlarıyla insanları kandırma yoluna tercih ederler. Mesela, “Toprağı kazınca otomobil, televizyon, bilgisayar veya telefon çıkmıyor. Onları bulundukları yerden sizin için çıkarıyoruz. Evinizdeki bilgisayardan, telefondan, televizyondan, buz dolabından vazgeçerseniz bizler de yer yüzünü kazmaktan vazgeçeriz” gibi şirin cümleler kurarlar. “Maden hayattır, maden hayatımızın her alanında” derler. Yani bu türden laf cambazlıklarıyla adına altın madenciliği denilen kimyasal yıkım-yağma ve talan merkezlerini kamufle etmeye çalışırlar. 


Toprağı kazınca ne çıktığını elbette çok ama çok iyi biliyoruz. Önce havuç gibi önümüze konulan o telefon, televizyon, otomobil ve çamaşır makinesi ve bunun gibi ürünler için birkaç cümlem var. Sorun ne televizyon ne otomobil ne de telefon ya da çamaşır makinesi, sorun sizin gibilerin zihniyeti. “LCD eskidi, plazma verelim.” “Plazma demode oldu, 4K televizyonu almalısın.” O da yetmez “En incesine, en büyüğüne sahip olmalısın.” Telefonları söylememe bile gerek yok. Asgari ücretle geçinen insanların cebine bile iki telefon sokmayı başardınız. Çamaşır makinen en akıllısı değilse sen yaşamıyorsun bile. Otomobilse hayatımızın tek amacı. İki yılda bir yenilemelisin. En güçlüsünü, en modernini, en fiyakalısını almalısın. Çünkü ancak böylece saygın bir insan olup herkes tarafından sevilirsin. 


Dünya üzerindeki milyarlarca insana her gün bu mesajlar veriliyor. Tüket, tüket ve tüket. Ne olursa olsun tüket. Kullan ve at. Bugün yaklaşık bir milyar nüfusu olan ve “Birinci Dünya” diye adlandırılan ülkelerde yaşayan insanlar, (ABD, Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi ülkelerde yaşayan insanlar) üçüncü dünya ülkelerine kıyasla 32 kat (!) fazla tüketiyor. Doğal olarak 32 misli de fazla atık üretiyor. Ve üstelik dünyaya hâkim olan sistem, bu geri kalan milyarlarca insana da, “Bir gün sen de onlar gibi yaşayacaksın. Onlar gibi tüketeceksin. Sadece dediklerimizi yap” diye mesajlar veriyor. Birinci Dünya ve BM kalkınma ajansları tarafından bu yönde cesaretlendiriliyorlar. Peki bu mümkün mü? Elbette mümkün değil. Bunun bir yalan olduğunu birinci dünya ülkelerinde yaşayanlar ve bu sistemi kuranlar çok iyi biliyor. Çünkü dünyadaki yaklaşık 8 milyar insan birinci dünya ülkeleri gibi tüketmeye başlarsa, yani bugün tükettiğinin 32 katı tüketmeye başlarsa, 3-4 dünyaya daha ihtiyacımız var. Bu kadar net. Bu kadar açık. İşte sizin anlamadığınız bu. 


BUGÜN DÜNYADA YAŞANAN BU!


Siz bugün gözün dönmüş bir şekilde Karadeniz’in, Ege’nin, Anadolu’nun ormanlarına, yaylalarına, meralarına, tarım alanlarına saldırıp, “Altın, altın, altın” sayıklıyorsunuz. Ne yazık ki bu politikalarınıza alet edebildiğiniz cahil, para hırsıyla gözleri kör olmuş ve önünü görmekten aciz insanlar da bulabiliyorsunuz. Ama inanın bana bu sistem böyle devam ettiği sürece bütün Türkiye’yi de kazsanız, hatta bütün dünyayı da kazsanız, delik deşik etseniz, altını üstüne getirseniz de size yetmeyecek. Sizler ülkelerinizi ve dünyayı çöle çevirmiş, canlılarını öldürmüş bir grup insan olarak tarihe geçeceksiniz. Bugün dünyada yaşanan bu. Bunun sürdürülebilir olmadığını aklı başında olan herkes görüyor. Onlarca yıldır Afrika cangıllarında yaptıklarınız bu. Endonezya ormanlarında, Avustralya çöllerinde, Amerika kıtasının en ücra köşelerinde yaptıklarınız bu. Sibirya’da, Asya çöllerinde ve Tanrı Dağları’nda yaptıklarınız bu. Ama şimdi sıra yaşam alanlarına geldi. Yetmiyor. Yetmesi de mümkün değil. Bu tüketim yarışına yetmesi mümkün değil.


Öldür, yok et, tüket. Öldür, yok et, tüket. Milyonlarca yılda oluşmuş bir düzeni gelip dinamitlerinizle, siyanürleriniz ve sülfürik asitlerinizle, devasa makinelerinizle param parça ediyorsunuz. Neden? 100 ton altın var, 300 ton gümüş var diye. Milyarlarca ton toprak ve kayanın içinden 100 ton altını alıp gidiyorsunuz. Geriye bıraktığınızsa tam bir yıkım. 


Birisi size gelip, “Size hiçbir zarar vermeden böbreğinizi alacağım” dese tepkiniz ne olur? Ya da “Size hiçbir zarar vermeden kalbinizi alacağım” dese! Mümkün mü bu? Olabilir mi böyle bir şey? Size, yani milyonlarca yıllık bir evrim sonucunda oluşmuş metabolizmanıza hiçbir zarar vermeden içinizden bir organınızı alacak! Ve size de hiçbir şey olmayacak. O vücudun bir dengesi var, düzeni var. (Organ nakli operasyonlarında da vücudumuzun bir organı alınıyor ama yerine daha sağlıklı bir başka organ yerleştiriliyor.) Milyonlarca yılda oluşmuş. Yüz yıllar içinde ince ince işlenmiş ve bugün dünyaya hükmeden muhteşem bir organizmaya dönüşmüş. Dünyamız da aynı durumda. Dünyamız da bir bütün olarak milyonlarca yılda oluşmuş bir organizma. Dünya üzerindeki bütün canlı cansız sistemler birbirine bağlı olarak tıkır tıkır işliyor. Sizin gelip, “Hiçbir zarar vermeden altını alıp gideceğim” dediğiniz dağın, tepenin, ovanın milyonlarca yıllık bir geçmişi var. Orada akan yer altı ve yer üstü suları, ormanlar, her çeşit bitkiler, onları besleyen toprak ve onlara bağımlı olarak yaşayan canlılar ve ortamı çevreleyen atmosfer hepsi birbirine bağlı. Sen gelip de dinamitlerinle, asitlerinle, siyanürünle ve devasa makinelerinle acımasız darbelerini indirdiğin zaman öldürüyorsun. Aynı insanın ciğerinin, kalbinin ya da beyninin sökülmesi gibi senin yaptığın iş. Toprağın ciğerini, kalbini söküyorsun. Oradaki dengeyi yerle bir ediyorsun. Sonrada utanmadan, sıkılmadan, “Hiçbir zarar vermiyorum, eskisinden daha güzel yapacağım” diyebiliyorsunuz. Üstelik de bu yalanlarına bizim inanmamızı bekliyorsunuz.


Elbette yalanlarınız bunlarla da bitmiyor. 2000 yılından bu yana 6 bin 500 ton yalanını tekrarlıyorsunuz. O dönemde iki bilim insanı tarafından yapılmış bir “potansiyel tahmin” sanki kanıtlanmış rezerv gibi ısrarla tekrarlanmaktadır. MTA’nın jeoloji ve maden mühendislerinin Temmuz 2016’da hazırladığı bir rapora göre Türkiye’nin bilinen ve envanteri yapılmış toplam altın rezervinin bin 175 ton olduğu belirtiliyor. Diyelim ki 6 bin 500 ton kesin altın rezervi tespit ettiniz. Yıllık ihtiyacımız da 160 tonmuş. Son istatistiklere göre Türkiye’deki ekonomik ve siyasal belirsizlik ve güvensizlik nedeniyle dövize ve altına yönelik ilgi arttı. İthal edilen altın miktarı 200-300 tona dayandı. Bu farklı bir tartışma konusu. Ne yapacağız ne pahasına olursa olsun bütün Türkiye’yi paramparça edip bu sarı metali çıkaracak mıyız? Bir tercih yapmak zorundayız. Çünkü bu zihniyetin istekleriyle bu ülkede yaşayan ve sağlıklı bir çevrede yaşamak ve üretim yapmak isteyen milyonlarca vatandaşın istekleri uyuşmuyor. Bu zihniyetin projeleriyle bu doğanın ve içinde yaşayan milyarlarca canlının projeleri uyuşmuyor. Adına “altın madencisi” denilen bu vatandaşlar, tarım alanlarını, ormanları, su kaynaklarını tahrip edip ne pahasına olursa olsun altın çıkaralım diyor. 


HİÇBİR ŞİRKET TEK BAŞINA DEĞİL


1500’li yıllarda İspanya Kralı Ferdinand, yeni dünyaya keşfe giden fatihlerine (yağmacılarına da diyebilirsiniz) önceliklerini şöyle anlatıyordu, “Altın getirin, mümkünse insani yollardan. Fakat ne pahasına olursa olsun altın getirin.” Yaktılar, yıktılar, öldürdüler ve yağmaladıkları altınları İspanya’ya taşıdılar. Bugün aradan 500 yıl geçtikten sonra Ferdinand’ın mantığıyla hareket edenler “Ne pahasına olursa olsun altın çıkaralım” diyebiliyor. Ve bunu da bizim normal ve doğal kabul etmemiz isteniyor. 


Bu işin yerlisi, yabancısı yok. Bu işte kimin eli kimin cebinde olduğu da belli değil. Yerli diye baktığın bir firmaya yakından baktığında bir ucunun Amerika’da diğer ucunun İngiltere’de, Almanya’da, Japonya’da olduğunu görüyorsun. Hiçbir şirket tek başına değil. Bir şekilde kredi veya satış anlaşmalarıyla veya çok karmaşık ortaklık yapılarıyla uluslararası kartellerle işbirliği halindeler. 


Bu ülkede kimse petrol, doğalgaz, kömür bulundu diye karalar bağlamadı. Bu ülkede kimse demir madeni, bakır madeni işletiliyor diye tepkiler ortaya koymadı. Ama altın madenine tepkilerin nedeni çok açık. Dünyada yıllık toplam üretimi sadece 3 bin 200 ton civarında olan altın madenleri, diğer bütün metallerin toplam üretim atığının ortalama 8 katını tek başına yaratmaktadır. Üstelik bu atık, bir cevher zenginleştirme atığı olmayıp, toksik bir kimyasal proses atığıdır. Dünyada her yıl milyarlarca ton kimyasal atık oluşturan altın üretimi, getiri/götürü açısından bakıldığında kaçak nükleer atık depolamaktan daha ahlâk dışıdır. Madenlerin bulunduğu yer değiştirilemeyeceğine göre bulunduğu yerde çıkarılmaya devam edilecekmiş. İyi o zaman Uludağ, Ağrı Dağı, Erciyes, Babadağ, Spil, Hasan Dağı, hepsini talan edelim. Toroslar zaten deşiliyor.


10 bin kişiye istihdam sağlanmış. 7,5 milyar dolar yatırım yapılmış ve bu arkadaşlar mevcut madenleri en az dört katına çıkarmayı öneriyor. Peki her yıl fındık ihracatından gelen 2,5 milyar doları ne yapalım. Ya da Gediz Ovası’ndan her yıl kazandığımız 4 milyar doları. Ya da Balıkesir-Çanakkale hattındaki verimli topraklarımızdan elde ettiğimiz 7 milyar doları ne yapalım. Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (Gap) bölgeye ve ülkeye kattıklarını rakamlarla bile açıklayamazsınız. Bunların bir anlamı yok mu? Ayrıca sözünü ettiğim alanlardaki istihdamsa, 10 bin değil, 10 milyonlarca. 


TAM GAZ ÇALIŞIYORLAR


Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Macaristan siyanürle altın üretimini yasaklayan ilk Avrupa Birliği ülkeleri. Diğerleri de kolay kolay izin vermiyor. Avrupa ülkelerinde yaşanan bu gelişmelerin Avrupa Parlamentosu’nu da etkilemesi kaçınılmazdı. AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Avrupa’da durum buyken ve Avrupalı kendi topraklarında kılı kırk yararak bu türden talan-yağma madenlerine, götürüsü getirisinden çok daha fazla olduğu için kolay kolay izin vermezken, Türkiye’deki dostlarına farklı tavsiyelerde bulunuyor. Nereden öğreniyoruz? Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Türkiye Madencilik Meclisi Başkanı İsmet Kasapoğlu’ndan. Kasapoğlu, AB'deki meslektaşlarından kendilerine öğütler verildiğini belirterek, "Ne yapın edin, maden varlıklarınızı AB'ye tam üye olacağınız ana kadar ortaya çıkarın. Bir kere neyiniz var, neyiniz yok belli olsun. Hattâ mümkünse bunların çoğunluğunu üretmeye başlayın. Yoksa AB'ye üye olduğunuz zaman bunları değerlendirmekte zorluk çekeceksiniz. Biz İspanya ve Yunanistan'a bu uyarıyı yapmadık, bugün çok pişmanız” diyorlarmış. 


Düşünebiliyor musunuz? Yani AB’deki kapitalist kartellerin temsilcileri bizimkilere, “Aman ha, AB’ye tam üye olmadan elinizde, ülkenizde ne var ne yok yağmalayın” diyor. Bizimkiler de bunu arkadaşlarına anlatıyor. Anlatmakla kalmıyor şu anda tam da onların tavsiyeleri doğrultusunda bu ülkeyi yönetenlerle birlikte tam gaz çalışıyorlar. 


Siyanürün sadece yüzde 3’ü altın madenciliğinde kullanılıyormuş. Bu dediğiniz 2001 yılında belki öyleydi ama şimdi kesinlikle öyle değil. Kullanıldıktan sonra siyanürün yüzde 99,9’unun yok edildiği de bir yalan. Profesör İsmail Duman, siyanürlü suyun ayrıştırılabileceğini ama siyanürlü çamurun asla ayrıştırılamayacağını ısrarla vurguluyor. 


Muhterem Köse, ısrarla kömür, petrol, doğalgaz madenciliğiyle aynı işi yaptıkları mesajını veriyor. Bu türden madenciliğin de çevreye zararları elbette tartışılır ve tartışılıyor da. Özellikle petrol madenciliğinden de dünyanın doğal ortamı çok zararlar gördü. Yani onlar melek diyen yok. Ama bu arkadaşların yaptığı işi illa da bir şeyle kıyaslamak gerekirse, nükleer reaktörlerle kıyaslayabilirsiniz. Çünkü yapılan iş, nükleer reaktör atıklarından bile daha tehlikeli bulunuyor. Bugün altın madenciliğinin yarattığı çevresel yıkım “ağır çekim soykırım” olarak adlandırılıyor. 


Söyleyecek çok şey, anlatacak çok gerçek var. İşte “Altın Ölüm” kitabı yalanlara, çarpıtmalara ve kafaları bulandırmak isteyenlere bir yanıt olması için için yazıldı. Okurların kitabımıza olan ilgisi için ayrıca teşekkür ederiz. Kitabın ilk baskısı kısa zamanda tükendi. İkinci baskının önümüzdeki hafta başında tamamlanması ve “Altın Ölüm”ün tekrardan okurlarla buluşmasını arzu ediyoruz.


Saygılarımla… 


İbrahim Gündüz


Odatv.com




Bu haber 48 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Günün Başlıkları
--------------------------------------------------- Son Dakika - Son Dakika Haberleri - Son Haberler https://www.sondakika-haberleri.net/ Son Dakika Haberleri,Son dakika haberi http://haber.cicegim.net/ Haber - Haberler - Son Dakika Haberleri Trabzonspor Haberleri - Güncel Transferler, Son Dakika Beşiktaş Haberleri - Güncel Transferler, Son Dakika Haberleri Son Dakika Flaş Haberler sondakika-haberleri.net Haber7. son dakika TRT Haber son dakika Trt1 son dakika Günün Internet Haberleri En son haberler Son dakika Haberleri İnternet Sözcü son dakika haberleri Koronavirüs son dakika -----------------------------------------------------
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
İzmir Son Dakika Haberleri İzmir'de kuzeni tarafından silahla vurulduğu iddia edilen kişi ağır yaralandı Son Dakika izmir
İzmir Son Dakika Haberleri İzmir'de kuzeni tarafından silahla...
Ankara Son Dakika Haberleri Son dakika haberi: Başkent'te hastaneye taşlı saldırı: 20 gözaltı son dakika ankara
Ankara Son Dakika Haberleri Son dakika haberi: Başkent'te hastaneye...