Ayşe Çavdar yazdı: Seçmene güven sorunu | Vekâlet-kefalet gerilimi - son dakika haberler

Sondakika-haberleri.Net Siyaset ve güven kelimeleri yan yana geldiğinde sorgulanan genellikle seçmenin siyasetçilere güvenidir. Seçmen bazı siyasetçilere neden güvenir ya da

Ayşe Çavdar yazdı: Seçmene güven sorunu | Vekâlet-kefalet gerilimi - son dakika haberler

Sondakika-haberleri.Net Siyaset ve güven kelimeleri yan yana geldiğinde sorgulanan genellikle seçmenin siyasetçilere güvenidir. Seçmen bazı siyasetçilere neden güvenir ya da

Ayşe Çavdar yazdı: Seçmene güven sorunu | Vekâlet-kefalet gerilimi - son dakika haberler
22 Mayıs 2022 - 00:31

Sondakika haberleri

Siyaset ve güven kelimeleri yan yana geldiğinde sorgulanan genellikle seçmenin siyasetçilere güvenidir. Seçmen bazı siyasetçilere neden güvenir ya da güvenmez? Bir siyasetçi seçmenin güvenini nasıl kazanır? Neden o kadar kolay kaybedilir o güven? Çok geniş bir literatür var bu konuda. Çünkü mesele parlamenter sistemin yumuşak karnıyla ilgili. İktidar için birbirleriyle yarışan insanlara nasıl ve neden güveneceğiz? Kurumların nasıl çalışacağı, dolayısıyla müşterek kaynaklarımızın nasıl sarf edileceği, yine ortak hayatımızın nasıl bir yol ve yordamla akacağı konusunda bizim yerimize kararlar vermek istiyor bu insanlar. Dahası o kararlara, hayrımıza olmasa bile, itaat etmemizi isteyecek zor gücüne de sahip olmak istiyorlar. Haliyle biz de ince eleyip sık dokuyor, lüzumu halinde ipe un seriyoruz güven mevzubahis olduğunda. Ve yine aynı sebeple çoğumuzun verdiği oylar kerhen. Siyasetçiler güvensiz ve kerhen oy veren seçmenden hiç haz etmiyorlar haliyle. Ama o kerhen verilmiş oylar ve şüpheci seçmen sayesinde mümkün oluyor demokrasi. Seçilip bir yere gelmek için onca uğraşmış, yatırım yapmış, kim bilir hangi ilişki ağlarına dahil olmuş siyasetçilerin ağrına gitse de demokrasinin teminatı oya abanmış siyasetçiler ve partilerine adanmış seçmenler değil. Şüphe edenler, kolay güvenmeyenler, oylarını yalnız seçmek için değil siyasetçilere ders ve talimat vermek için kullananlar, hesap kitap yapanlar, miting coşkusuna kapılmak ve parti sloganları haykırmak yerine, gördüğü her siyasetçinin ensesinde boza pişirenler. En nihayetinde benden, benim iyiliğim ve çıkarlarım aleyhine kullanabileceği yetkileri ele geçirmek için destek isteyen birine güvenmek kadar zor ne var ki dünyada?

İşin kötü tarafı parlamenter sistem icat edileliberi giderek gelişen ve artık bizi, kimi örneklerde bayağı bizden habersiz hormonlarımızla oynamak suretiyle ikna etmeye çalışan propaganda tekniklerinin varlığından da haberdarız. Hem iktidardaki hem muhalefetteki siyasi partiler bizim vergilerimizden aldıkları paylarla bizi, kendilerine bir yanlışa düştüklerinde hayatlarımızı mahvedebilecekleri genişlikte yetkiler vermek için ikna etmeye uğraşıyorlar.

İmtihan olarak siyaset

Buradan varılacak sonuç ne kötü şey bu parlamenter sistem yargısı değil elbette. Eksiği gediği çok. İnsana dair ne eksiksiz ve gediksiz ki? Ancak ondan önce bildiğimiz bütün sistemlerden daha iyi. Çünkü aynı yumuşak karın, yani iktidar için yarışma yolunun açık olması, iktidar mekanizmalarına “iyi insan”ların sızmasına da müsaade ediyor. Tabii siyasi partiler güçlendikçe, rakipleriyle de anlaşarak o yolları mümkün olduğunca tıkamaya da çalışıyorlar. Yine de ve her şeye rağmen parlamenter sistemi, kendisinden öncekilerden kat be kat üstün kılan şey işte bu küçük ihtimal. Sıradan ama düzgün ve iyi insanların da iktidar için yapılan rekabete dahil olabilecekleri, dahil olmadan da o rekabeti şekillendirebilecekleri. Güç için yapılan kıyasıya rekabetin çürütücü etkilerine de açık o “iyi insan”lar. Bu nedenle bilinen tüm imtihanların en büyüğü siyaset. Güç kazanmak da her zaman imtihanı kazanmak anlamına gelmiyor. Aksine siyasetçinin sahip olduğu yetki ve görünürlük, imtihanı kaybetme ihtimalini de artırıyor.

Birbirleriyle iktidar için yarışan insanlara güvenmek alabildiğine zor olduğu için de her parti, her siyasetçi kendince güven kazanma yöntemleri geliştiriyor. Kimisi, “hizmetkârın olacağım” diyor mesela. Bu lafı en çok edenlerin, siyasette kendisine bir patronluk ve sahiplik sahası açma niyetinde olanlar olduğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam. Yok ya gayet ispatlarım azıcık uğraşırsam. Ama derdim o değil bugün.

Bir zamandır ortalarda çokça dolanan “liyakat” parametresine, mevcut siyasi aktörlerin hikâyeleri üzerinden baktığımda, “Seçmiş bulunduğunuz patronlar sizi nasıl yöneteceklerini bilmiyorlar, işi bilen bir patron seçin” manasına geldiğini anlıyorum. Patronun işi bilmesinde hem iyi hem kötü bir taraf var. İşi bilmek, mevzunun üç kâğıdını bilmek anlamına da gelebilir, yapılan işin erbabı olmak anlamına da. Her iki anlama aynı anda geldiği de olur. Dolayısıyla biri size liyakatten bahsettiğinde döner onunla ilişkinizin kurgusuna bakarsınız. O patronun çalışanı iseniz ayrı, müşterisi iseniz ayrı, rakibi iseniz ayrı, öbür markanın meftunuysanız ayrı, kazandığını paylaştığı ortağı ya da hane halkından biriyseniz ayrı anlam verirsiniz liyakate. O nedenle, belli ki memleketi kârlı bir işletme gibi yönetme fikrinin yan ürünlerinden biri olan bu kelime, siyasete taşındığında tek başına bir değer ifadesi olamaz. Çünkü güven üretmez. “Ben bu yetkileri kullanacak liyakate rakibimden daha fazla sahibim” iddiasında bulunduğunuzda muhatabınız şöyle bir düşünür. “Kim söylüyor bunu?” “Liyakat neydi?” “Ha, bu adam benim şundanım olmak istiyor.” Muhalefetin “liyakat” iddiasını pek çok AKP seçmeninin, “ha bu adam benim çocuğuma iş vermeyecek, gün yüzü göstermeyecek” diye anladığını, bizzat yaptığım sohbetlerden biliyorum. Çünkü, muhalif siyasetçinin dilindeki “liyakat” sözcüğünü “benim gibi” diye okuyor ve devam ediyor: “Bu adam kendisi gibi olmayanı hiçbir şeye layık görmez, benim çocuğum da onun gibi olamaz.” Niye? “Çünkü o benim çocuğum.”

İşte bu nedenle bir siyasetçinin, rakiplerinden daha liyakatli olduğu yönündeki iddia, özellikle zaten rakibi seçmiş bulunanlar arasında bir davranış ya da tutum değişikliği yapmaz. Bir tür sürç-i lisandır yani. “Bak benden önce seçip yetki verdiklerin, senin hayatını mahvetti. Aynı hatayı yapma. Doğru olan benim, beni seç!” Sıradaki sorunun cevabı yok: “Nedir seni daha liyakatli kılan? Neye göre, kime göre daha liyakatlisin?”  

Derdim liyakat değil aslında. Şunu demeye çalışıyorum: Bir siyasetçinin kendisi hakkında kullandığı hiçbir sıfat ne kendi taraftarları ne rakibinin taraftarları arasında davranış ya da tutum değişikliği yaratamaz. Evet insanlar siyasetçiler hakkında hikâyeler duymayı severler ama başkalarından. Yakınlarından, eşlerinden, çocuklarından ya da çalışma arkadaşlarından bile değil. Rakiplerinden, tarafsız kişilerden, huysuzluğuyla nam salmış gazetecilerden mesela. Bu türlü kaynaklardan duyulan “olumlu” hikâyeler son derece kırılgan olan güven ilişkisinde çifte denetim işlevi görür. Öte yandan, etrafında kendisini övenlerden mürekkep bir ekip bulunduran siyasetçiden korkulur belki, hayranlık da duyulabilir ona, yazık ki kolay kolay güvenilmez.

AKP’nin finali

Peki siyasetçilerden ne duymak ister insanlar? Kendilerini. “Hele bir anlat, kimim ben, senden ne istediğimi düşünüyorsun, ne bekliyorum hayattan, ülkeden, devletten, senden, kendimden?” Yok öyle düşünmeyin, kibirden, şımarıklıktan kaynaklanmaz seçmenin ondan oy talep eden siyasetçiden siyasetçiyi değil kendini dinleme isteği. Aksine. Seçmen kendini üç aşağı beş yukarı bilir zaten. Bir tür imtihandan geçirmektedir siyasetçiyi: “Demek benden sana vekalet vermemi istiyorsun, bakalım beni tanıyor musun? Huyumu suyumu biliyor musun? Çıkarlarımı nerede gördüğümü, kendimi nasıl tarif ettiğimi biliyor musun ki bana vekalet edesin?”

Popülist siyasetçilerin oynaya oynaya yıprattıkları bağın orijinali bu soru üzerinden kurulan son derece hassas bir diyalog, hatta muhabbet köprüsü. Çoğunluğu sağın bir yerlerinde başlayıp güç kazandıkça sağcılıklarını radikalleştiren popülist siyasetçilerin senelerdir yaptıkları, seçmeni pohpohlayan, en kırılgan olduğu yerden yakalayıp sahte bir duygudaşlık yaratan, aslına bakılırsa basbayağı seçmene ait bir sahneyi çalan, karşılarında ağlayıp kendilerine acındıran ya da kürsüye çıkıp yüksek perdeden bağıran, “seni kusurlarınla olduğun gibi baş tacı edeceğim yeter ki sen de bana olduğum gibi olayım diye oy ver” diyen, aslına bakarsanız şantajcı, ve hakikatte yüzüne gülüp arkasından iş çevirmeye odaklanmış bir tür dalkavukluk. Bu türden siyasetçilerin yönettikleri ülkelerde kimlerin neler kazandıklarını ve kaybedenlerin kimler olduğunu şöyle bir gözden geçirmek sözünü ettiğim dalkavukluğun ne kadar kârlı bir iş kolu olduğunu görmeye yeter.

Öte yandan bu türlü dalkavuklukların, hiç de tesadüf olmayan bir şekilde, refah devleti hedefinden vazgeçmiş parlamenter sistemlerin defolarının iyice belirginleştiği bir tarihsel bağlamda, güçlerini, haklarını kaybetmekte olan kalabalıkların kimi ihtiyaçlarını giderdikleri de inkâr edilemez. Kabaca AKP üzerinden bakalım ve hem AKP’nin hem seçmeninin ne yönde bir dönüşüm geçirdiğini göz önünde bulunduralım isterseniz. Başlangıçta, hemen herkesin hemfikir olduğu üzere, 1980’den itibaren uyguladığı iktisadi politikalarla geniş halk kitlelerini sürekli kayba uğratan merkez sağ ve merkez sol partileri cezalandırmak üzere AKP’ye oy vermişti seçmen. AKP de tam o esnada radikal sağ olarak tarif edilen İslamcı siyasetten yüz çevirdiğini, dersini aldığını, herkesin oyuna talip olduğunu söylemekteydi hem kadrosu hem “Muhafazakâr demokrasi” planıyla. Kendi adıma hiçbir zaman inandırıcı bulmadığım bu “çare,” dönemin diğer siyasi partilerinin yarattığı çaresizlik anında geniş ve birbirinden çok farklı toplum kesimleri için denize düşenin yılana sarılması gibi bir hal yarattı. Mesele hem her alanda çuvallamış merkez sağ ve merkez sol partileri cezalandırmak hem de o an için düşülen derin kuyudan çıkmaktı.

Bugün AKP etrafında konsolide olduğu söylenen, hepsi de siyasi İslam köklerinden gelmeyen seçmenin neden AKP’de ısrar ettiğine baktığınızda 2002 itibariyle gördüğümüz eğilimin, nihilizmin en karanlık iki versiyonuna evrildiğini görürüz: “Onlar (öteki partiler) kazanmasın da ne olursa olsun.” “Nasılsa herkes çalacak, bari bizimkiler çalsın.” Bir üçüncü ekip daha var: “Nasılsa kazanamazlar, bari kazanan tarafta kalayım.” Bunlar şu ya da bu şekilde AKP’nin seçim sloganlarının tabanda bulduğu yankılar ve her üçü de aynı umutsuzluğun ve sıkışmışlığın farklı ifadeleri. Umutsuzluğun kaynağı AKP. Sıkışmışlığın kaynağı ise, bütün bu macera utanç verici ve kahredici bir finale kavuştuğunda payına düşen hisseyle ne yapacağını bilememek. O günü, yani yarını karşılamaktansa, bugünü alabildiğine uzatma arzusu. Çok anlatılan muhafazakâr endişenin asıl kaynağı bu. “Öbürleri kazanınca bana ne olacak?” değil asıl mesele. “Böylesi bir kayıpla yoluma nasıl devam edeceğim, yüzümü nasıl kaldıracağım yerden? Yüzüm yerde olarak nasıl yaşayacağım.” AKP de bunu bildiği için ve aynı mantıkla, Sedat Bozkurt’un kaydettiği gibi sıradaki seçimleri kazanmak değil, rakiplerine kaybettirmek için uğraşıyor.

Siyasi muhalefetin açmazı

AKP’nin, Haziran 2015’te aldığı seçim yenilgisini kabullenmeyerek, o andan itibaren ortağı MHP ile birlikte memleketi her alanda soktuğu açmazlar saymakla bitmez. Bu açmazların ve bırakacakları negatif mirasın bedeli de on yıllar boyunca ödenerek telafi edilmez. Ancak siyasi kültür açısından yarattıkları çok büyük bir dejenerasyon var ve galiba bütün diğer işlere girişmeden önce göz önünde bulundurulması gereken de bu. Bunca kötü gidişata rağmen AKP’den kopmak istemeyen, yukarıda sözünü ettiğim “endişe” nedeniyle oraya sıkışıp kalmış seçmen kitlesinin büyüklüğü, daha doğrusu bunca büyük bir seçmen kitlesinin oraya sıkışıp kalmışlığı karşısında muhalefetin adeta büyülenmiş olması. İktidar için yarış halindeki her siyasetçinin rüyalarına giren türde bir seçmen kitlesinden söz ediyoruz. Bir siyasi partiye ya da lidere kıskıvrak yakalanmış, onunla bağını kopardığı anda tam da o bağ yüzünden başının yerden kalkmayacağını bilen ve bunu yine partisiyle işbirliği halinde ürettiği savunmacı bir sadakat söylemine evrilten bir seçmen kitlesi. Anketlere baktığınızda o kitlenin nasıl bir çaresizlik içinde olduğunu açıkça görüyorsunuz: “Memleket kötü yönetiliyor, ama gene AKP’ye oy vereceğim, çünkü diğerleri de kötü yönetecek.” “Memleket kötü yönetiliyor, başkanlık sistemi de kötü, ama gene Erdoğan’a oy vereceğim, çünkü başörtüsü, imam-hatip. Bir de Lozan bitecek.” “Adalet yok, yargı sistemi çalışmıyor, ama gene AKP’ye oy vereceğim, çünkü bu düzende öbürleri gelirse aynı yargı benden olanlara karşı kullanılacak silah olarak.”

Muhalif siyasetçi bu sıkışmışlıkta çelişkili bir imkân görüyor haliyle. Kim istemez böyle bir seçmen kitlesine sahip olmayı? Öte yandan, böylesi bir seçmen kitlesini çözmeden de kimse iktidarı devralacak güce sahip olamayacak. Muhalif siyasetçilerin, AKP’nin alabildiğine daralttığı, radikalleştirdiği ve yozlaştırdığı muhafazakâr değerlere saygı duruşunda kusur etmeme hassasiyetlerinin sebebi de bu. Sonuçta bütün siyaset, o içi boşaltılmış değerlerin daha da yerleştirildiği ve radikalleştirildiği bir söylem ve gösteri pazarına indirgeniyor. Bir zamandır yapılan anketler bu türlü siyasetin doğal sınırlarına ulaştığını da gösteriyor. Mayıs ayı içinde açıklanan rakamlara bakın: Yöneylem’e göre Millet İttifakı’nın oyları yüzde 37,5, Cumhur İttifakı’nın ise 33,5. AREA, Cumhur İttifakı’nı yüzde 38,5, Millet İtttifakı’nı 44,1 olarak ölçmüş. Metropoll’ün ölçümünde Millet İttifakı yüzde 51,1, Cumhur yüzde 39,9. Sosyopolitik’e göre Millet İtitfakı yüzde 36,2, Cumhur İttifakı yüzde 34,9. Yenişemiyorlar bir türlü, çünkü farklılaşamıyorlar birbirlerinden.

Millet İttifakı bir değişim öneriyor. Geliştirilmiş parlamenter sisteme geçeceğiz diyor. Ama her alanda yaşanan krizler yüzünden bir geçiş dönemi vaat etmek hiç de kolay değil. Çünkü siyasetçilerden daha iyi biliyor seçmen geçiş dönemlerinin kendine özgü yeni krizler yaratacağını.

Bir de başkanlık meselesi var. Seçim yeni sisteme geçiş anlamına gelmeyeceği için bir süre daha bu sistem içinde kalınacak. O zaman Erdoğan’la yarışabilecek bir başkan adayı belirlemek lazım. Millet İttifakı’nın elinde daha fazla sayıda aday adayı var. Fakat bu çokluk bir avantaja dönüştürülemiyor aday adayları arasındaki rekabetin iyice görünürleşmesinden dolayı.

Bunlardan daha önemli bir problem daha var. Muhalefet partileri ne yapmak istediklerini ne tek tek ne bir arada seçmene izah etmeye başlamadılar henüz. O yüzden mevzu Erdoğan’ı yenmek gibi duruyor halen. Ve yine anketlere baktığınızda, örneğin Yöneylem’in Türkiye Siyaset Paneli araştırmasının mayıs sonuçlarında halen yüzde 40,8 “her durumda Erdoğan kazanır” diye düşünüyor. Bu düşünce Erdoğan’ın gücüne inançtan kaynaklanmıyor yalnızca, seçim sistemine ve muhalefet partilerine güvensizliğin de ifadesi. Peki bu koşullarda ne yapmalı?

İki seçim-iki ilişki

Hem siyasi partiler hem de yorumcular yapılacak seçimin ikili karakterini çoğu zaman görmezden gelme ya da ihmal etme eğilimindeler. “Başkanlık seçimi kazanılmazsa parlamento seçimlerinin kazanılmasının bir anlamı yok” önermesinden kaynaklanıyor bu ihmal. Bu da öncelikle başkan adayı konusunda hemfikir olan geniş bir ittifak oluşturmayı zorunlu kılıyor. Öte yandan o türlü bir makam için yapılacak bir ittifak, her biri kendi kariyerleri boyunca kim bilir kimlerle hangi türden iktidar yarışlarına girmiş siyasetçiler için kendi iddialarından vazgeçmek demek. Özellikle yaşı genç olanların buna razı olmadıkları hemen anlaşılıyor. Bu kaidenin dışına açıktan çıkabilmiş tek bir siyasi parti genel başkanı var şimdiye kadar, o da Meral Akşener. “Cumhurbaşkanlığına aday değilim çünkü başbakan olacağım” diyerek, bunu kastetmediyse bile kendisini parlamenter seçime geçişin garantörü, dolayısıyla geçiş sürecinin de başlıca denetçisi olarak atamış oldu. Partisine ve çalışma arkadaşlarına bu tercihin ürettiği ihtimalleri gerekçeleriyle birlikte ne kadar anlatabildiğinden emin değilim. Ama yine anketlere bakılırsa o bu açıklamayı yaptıktan sonra İYİP, “Ömer’in Yolu” mevzusunun yarattığı tökezlemeye rağmen oylarını artırmaya devam etti.

Kulislerden ta buralara kadar yansıyan kimi dedikodulara göre Babacan ve Davutoğlu açıkça ifade etmeseler bile adaylığı arzuluyor, bu yüzden kendilerinin başkan adaylığı konusunda Akşener kadar açık bir tavır koymuyor, “bi görelim” diyorlardı. Nitekim, herhalde İmamoğlu’nun trendinde son zamanlarda görülen düşüşü göz önünde bulunduran Babacan ilk defa olarak, “ortak aday belirleyemezsek partimizin adayı benim” dedi. Her anlama çekilebilecek bir cümle bu. Bu anlamlardan biri pekâlâ, “ortak aday bizim onayladığımız kişi olmazsa, partim beni aday gösterecek” de olabilir. Eğer böyle ise Babacan altında imzası olan parlamenter sisteme geçiş mutabakatından da çekilmiş sayılacaktır seçmen tarafından. Çünkü başkanlık düzeninden yalnızca parlamento gücüyle çıkmak, hele bunu iktidarın yapmaktan çok bozduğu seçim yasasıyla yapmak neredeyse imkânsız.

Peki o zaman ne yapmalı?

Vekâlet ve kefalet

Önümüzdeki genel seçimin ikili niteliğini bir açmaz değil imkân olarak vurgulayabilir muhalefet. Parlamento seçimlerine yapılacak vurgu, parlamenter sisteme geçiş vaadinin sahiciliği ve inandırıcılığı konusunda da ellerini güçlendirecektir. Başkan adayının kim olduğu meselesi bu kadar merkezi bir önemdeyken, üstelik muhalefet partilerinin Meclis karneleri bu kadar kötüyken insanları parlamenter sisteme geçiş fikriyle motive etmek zor. Üstelik bu ikircikli siyaset dolayısıyla hem böylesi bir geçişin olacağı hem de o geçişin mümkün olan en az krizle atlatılacağı konusunda seçmene güven vermek de zor. Fakat muhalefetteki siyasi partiler, seçmeni büyüleyecek uçuk-kaçık söylem mühendislikleri aramak yerine seçmene güvenme yolunu tercih ederlerse olmayacak iş değil.

Aynı anda yapılacak olan bu iki seçim, seçmenle kurulacak iki ayrı ilişkiye tekabül ediyor: Parlamento seçimlerinde vekalet, başkanlık seçiminde ise kefalet. Parlamentoya göndereceğimiz vekillere, “sen benim çıkarlarımı, kaygılarımı temsil edeceksin” diyecek seçmen. Başkan adayına ise kefil olacak. “Bu kişi, hepimize bir geçiş süreci söz verdi, o süreci en iyi şekilde yöneteceğine, yetkilerini istismar etmeyeceğine, o yetkileri şimdiki gibi memleketi kötü yönetmek için kullanmayacağına kefilim” diyecek. Bu ikili ilişkiyi anlamak için kullanacağımız metafor Borçlar Kanunu olsun. Kanuna göre, “Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.” Pek çok türü olan kefil ise en genel manada “borçlunun borcu ifa etmemesi veya borcun ifasının imkânsız hale gelmesi durumunda” devreye girip borcu ödeme sözü veren kişidir.

İki farklı güven ilişkisinden söz ediyoruz. Eş zamanlı ve karşılıklı olarak kurulması gereken iki türlü güven köprüsünden. İlkinde birine bizi temsil sorumluluğu veriyoruz seçmen olarak. İkincisinde ise o kişiye, başkan adayımıza, hepimize verdiği bir sözü yerine getireceği konusunda kefil oluyor, dolayısıyla sorumluluk alıyoruz. Bu aslında tam olarak parlamenter sistemin ikili doğasının temelinde yatan paradoksal ilişki. Bu sistemin hem en zayıf yeri hem de en güçlü tarafı. Parlamentoların hem yasama hem de denetim yetkisi ile donatılmasının sebebi de bu. Ancak bu karmaşık ilişkiyi tek bir bünye üzerinden tarif etmek de mümkün değil. Nitekim parlamenter sisteme geçiş sözü veren bir siyasi ittifakın aynı zamanda güçlü bir başkan adayı ararken içine düştüğü çelişki de bu imkânsızlığı gösteriyor. Aslına bakarsanız aynı imkânsızlık ve çelişki, AKP civarında da “Erdoğan iyi ama çevresi kötü” şeklinde buluyor ifadesini.

Bu imkânsızlığı gidermenin tek bir yolu var: Seçmene güvenmek. İktidar bloğunun seçmene olan haklı güvensizliğini seçim yasasında her işi kendine yontan bir düzenleme, apaçık manipülasyon yaparak ifade etti. Böylesi bir ortamda muhalefet kendini seçmenden güven talep ederek değil, aksine seçmene güvenerek farklılaştırabilir rakibinden.

Şunu diyebilir: Bana güvenmeni istemiyorum ey seçmen, buna hakkım olduğunu düşünmüyorum. Ama beni, sana söz verdiğim yoldan sapmayacağım bir şekilde örgütleyeceğin konusunda sana güveniyorum. “Vekil seçimlerinde seni en iyi temsil eden her kim ise ona ver oyunu. Başkan seçimlerinde ise bana kefil ol. Kefil olduğun kimse, senin nezdinde herkese verdiği sözü tutmazsa, borcunu ödemezse, seçtiğin vekiller eliyle onu yola getir.” Tabii bu çağrının altyapısı, vekil adayları belirlenirken fiili olarak da kurulmalıdır.

Bu önermeyi siyasi partilerle şu ya da bu düzeyde organik ilişkileri olan birkaç kişiyle konuştum. Bana hep, “Çok karmaşık bir mesaj, halkımız anlamaz” dediler. Ben tersini düşünüyorum. Ayrıca el yükseltiyorum: “Halkımız anlamaz” kod adlı çaresizliğin, “bu fikre halka anlatabilecek kadar inanmıyorum” demek olduğunu düşünüyorum. Çünkü hal-i hazırda muhalefet ahaliye, parlamenter sisteme geçiş sözü vermiş durumda ve aynı anda başkanlık seçimlerine de güçlü bir adayla girmek istiyor. Bu kefalet ve vekalet ilişkisini adını koymadan, dolayısıyla sorumluluk almadan kurgulamaya çalıştığı için de sahiciliğini ve ikna ediciliğini kaybediyor.

Seçmenin cümleleri

Oysa Türkiye’de, elindeki kısıtlı imkânlarla hayranlık uyandıracak denli bütünlüklü cümleler kurmuş bir seçmen kitlesi var. Haziran 2015’teki seçimlerde HDP’yi yüzde 13’ün üzerine taşıyıp AKP’yi tek başına hükümeti kuracak çoğunluktan mahrum bırakarak, eğer bir çözüm süreci olacaksa bunu giderek radikalleşen dindar-muhafazakârlar yapmayacak, yani bu barıştan bir büyük Sünni ittifak doğmasını uygun bulmuyorum mesajı vermişti örneğin seçmen. O dönem bu mesajı bir tek AKP aldı ve bu nedenle cevaben çözüm sürecini sonlandırıp MHP ile ittifak yaptı.

Erdoğan’ın MHP’nin hiçbir şekilde koalisyona dahil olmayacağını söylediği bir ortamda CHP’ye hükümeti kurma görevini vermemesinin sebebi neydi? CHP, anayasal niteliği şüpheli bu tasarrufa cevap yetiştirirken bir yandan da HDP’yle koalisyon kurmayacaklarını peşin peşin söyleyerek ahaliden gelen mesajı okuyamadığını ne de ayrıntılı olarak koymuştu ortaya. Sonraki kutuplaşmanın temellerinin atıldığı iki seçim arası karanlık dönemin sonunda bile seçmen HDP’yi yüzde 10 barajının üzerine taşıdı. Bu partinin sistem içinde kalması arzusunu ifade etmekle kalmamış, fiilen ertelenmiş bulunan çözüm sürecinin aktörlerini de tayin etmişti bu hareketiyle. 2017 referandumunda, 2018 genel seçimlerinde ve nihayet 2019 yerel seçimlerinde büyük şehirlerde verdiği Kasım 2015’te kurmaya başladığı cümleyi tamamladı. Halen sürüyor o kararlılık, hem de her şeye rağmen.

Peki ittifaklar ne yapıyor buna karşılık? Cumhur İttifakı’nı oluşturan şey bu dışlama. Ve bu dışlamada ısrar etmek kaydıyla ürettiği siyaset yüzünden tarihsel bir fiyaskoya dönüştü bu ittifak. Millet İttifakı ne yapıyor bu konuda? Şöyle de sorabiliriz soruyu: Cumhur İttifakı’nın alabildiğine terk ettiği bu boşluğu doldurmak için niye hiçbir şey yapmıyor? İktidarın sergileyeceği negatif propagandaya seçmeninin vereceği karşılığa neden güvenmiyor? Cumhur İttifakı’nın pek hassas kararsızlarından alacağı 3-5 oyun hesabını yaparak kendini sınırlamak yerine niye açmıyor siyasetinin kapılarını yine kendi seçmenine?

Seçmenine güvenmiyor çünkü muhalefet. Bu nedenle, öte yandan alacağı 3-5 oy için “sus bi konuşma, dur bana işimi öğretme” diye azarlayıp duruyor kendi seçmenini. Bu ilişki biçimi, muhafazakâr seçmene de görünüyor elbette. Henüz seçmeni olmadığı partinin, zaten seçmeni olan ahaliyle kurduğu ilişkiye bakıp “bu zılgıtı yemek için mi gideceğim oraya?” demiyor mudur? “Bana biri bağıracaksa, Erdoğan bağırsın bari, niye gidip bu tuhaf ilişkinin bir parçası olayım, benim kendi tuhaf siyasi ilişkim var,” demiyor mudur?

Hülasa, bir yolunu bulup seçmenine güvenmeyi öğrenmek zorunda muhalefet. Bu, seçmenden ezberlenmiş cümlelerle güven talep etmekten daha zorlu bir iş. Fakat ancak bu yolla, yani kendi seçmeniyle arasındaki ilişkiyi hale yola koyarak başka seçmen kitlelerinin de dikkatini çekebilir. O ilişkinin seçmenin yalnız çıkarlarını değil, haysiyetini de gözetir şekilde kurulması cazip gelecektir AKP seçmenine. Çünkü o tarafta eksik olan bu. Çok uzun zamandır AKP ve MHP kendi seçmenlerinin akıllarını azımsayıp onları üç-beş klişe cümleye sıkıştıran bir siyasi yordam tutturdular. AKP’nin umutsuzluğu ve nihilizmi şiar edinmiş kemik seçmenine talip olmak yerine, o civarda gördüğü muameleden yorulmuş, saygınlık ve itibar arayan ve bu nedenle AKP ile arasına mesafe koymuş seçmene ulaşmak çok daha kolay. Ya da belki de zor olan budur. Zor olan seçmene güvenmek, seçmenle mütekabiliyet esasına dayanan saygın bir ilişki kurmaktır. Siyasetçiler bu yolu tercih etmedikleri, tercih etseler bile nasıl yapacaklarını bilmedikleri için endişe ediyorlardır kendi ikballerinden belki de. Kim bilir?! 

Bu haber 40 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Günün Başlıkları